Zamanınız Neden Hiç Size Kalmıyor?
Sürekli Meşgul Olmanın Görünmeyen Bedeli
Günün sonunda yapılacaklar listesinin büyük bölümünü tamamlamış olabilirsiniz. İş mesajlarını yanıtlamış, toplantılara katılmış, evle ilgilenmiş, çocukların işlerini halletmiş, bir arkadaşınıza destek olmuş ve belki ertesi günün programını bile hazırlamışsınızdır. Peki bütün bunların arasında kendinize gerçekten ne kadar zaman ayırdınız?
Çoğu insanın sorunu zamanının hiç olmaması değil. Zamanının neredeyse tamamının başkalarının ihtiyaçları, sorumluluklar ve sürekli yetişilmesi gereken küçük görevler arasında parçalanması.
Bir noktadan sonra o kadar uzun süre meşgul kalıyoruz ki boş zaman geldiğinde bile onunla ne yapacağımızı bilemeyebiliyoruz. Telefonu elimize alıyor, yeni bir iş buluyor veya kendimizi yeniden bir programa sokuyoruz.
Sessizlik garip geliyor.
Dinlenmek suçluluk yaratıyor.
Hiçbir şey yapmamak ise neredeyse zaman kaybı gibi hissettiriyor.
Asıl problem belki de zamanımızın azlığı değil. Kendi zamanımızın sahibi olmayı unutmuş olmamız.
Sürekli Meşgul Olmaya Nasıl Alışıyoruz?
Yoğunluk başlangıçta çoğu zaman geçici bir dönem gibi başlar. Bir proje teslim edilecektir, çocukların sınav haftası vardır, işyerinde yoğun sezon başlamıştır veya evde çözülmesi gereken bir problem vardır.
“Bu hafta biraz sıkışık geçsin, sonra rahatlarım” deriz.
Fakat bir yoğunluk sona erdiğinde yerine hemen başka bir sorumluluk gelir. Böylece haftalar ayları, aylar yılları kovalar.
Zaman içerisinde sürekli bir şey yapıyor olmak olağan hale gelir.
Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakarız. Kahvaltıda mesajları kontrol ederiz. Bir yere giderken podcast dinler, sıra beklerken sosyal medyayı açar, eve döndüğümüzde televizyon izlerken aynı anda telefonla ilgileniriz.
Zihnin hiçbir boşluğu boş bırakmasına izin vermeyiz.
Bir süre sonra beynimiz de bu tempoya uyum sağlar. Sessiz bir beş dakika geldiğinde rahatlamak yerine “Bir şey yapmam gerekiyor” hissi oluşur.
Boş Vaktimiz Olduğunda Neden Telefona Sarılıyoruz?
Uzun zamandır beklediğiniz boş bir günün geldiğini düşünün.
Hiçbir toplantınız yok.
Yetiştirmeniz gereken acil bir iş bulunmuyor.
Telefonunuz çalmıyor.
İlk tepkiniz ne olur?
Birçok insan farkında olmadan telefonuna uzanır. Sosyal medyayı açar, mesajları kontrol eder, alışveriş sitelerinde dolaşır veya yapabileceği başka bir şey bulur.
Çünkü modern yaşam bizi sürekli uyarılmaya alıştırdı.
Telefon beynimize her an yeni bir şey sunabiliyor. Yeni mesaj, yeni video, yeni haber, yeni yorum, yeni bildirim…
Sessizlik ise hiçbir şey sunmuyor.
Tam da bu nedenle sessizlik zaman içerisinde rahatsız edici hale gelebiliyor. Boş kalmakla sıkılmayı, sıkılmakla da verimsiz olmayı birbirine karıştırmaya başlayabiliyoruz.
Oysa zihnin sürekli yeni uyaran almaması tembellik değildir.
Bazen tam olarak ihtiyaç duyduğu şey budur.
Zaman Açlığı Nedir?
Bazı insanlar para konusunda kendilerini sürekli yetersiz hisseder. Ne kadar kazansalar da daha fazlasına ihtiyaç duyduklarını düşünürler.
Zaman konusunda da benzer bir durum yaşanabilir.
Sabah kalktığımız andan itibaren “Yetişemiyorum” hissiyle hareket ederiz. Bir işi yaparken diğerini düşünür, bir randevuya giderken sonraki toplantıyı hesaplarız.
Bu durum bir çeşit zaman açlığı yaratır.
İlginç olan şu ki gerçekten boş bir gün geldiğinde de bu his hemen ortadan kalkmaz.
Uzun süre aç kalmış birinin önüne büyük bir sofra geldiğinde nasıl davranacağını şaşırması gibi, uzun süre zamanı olmayan bir kişi de sonunda boş vakte kavuştuğunda ne yapacağını bilemeyebilir.
Hatta dinlenmek yerine yeniden kendisini meşgul edecek işler yaratabilir.
Çünkü yoğunluk artık yalnızca yaşam biçimi değil, tanıdık ve güvenli bir düzen haline gelmiştir.
“Meşgul Olmak” Bir Kimliğe Dönüşebilir
“Nasıl gidiyor?” sorusuna ne sıklıkla “Çok yoğunum” diye cevap veriyoruz?
Yoğun olmak günümüzde kimi zaman başarı göstergesi gibi algılanıyor.
Takvimin doluysa önemlisindir.
Telefonun sürekli çalıyorsa ihtiyaç duyulan birisindir.
Boş vaktin yoksa çalışkansındır.
Bu mesajları o kadar sık duyuyoruz ki dinlenmeye ihtiyaç duyduğumuzu kabul etmek bile bazen zayıflık gibi hissettirebiliyor.
Bazı insanlar için meşguliyet aynı zamanda duygusal bir güvenlik alanı oluşturur.
Sürekli yapılacak bir şey varsa insan kendi düşünceleriyle baş başa kalmak zorunda değildir.
Yeni görevler, bildirimler ve sorumluluklar zihinsel gürültüyü devam ettirir.
Bu nedenle “biraz yavaşlamak” kulağa rahatlatıcı gelmesi gerekirken bazı kişiler için huzursuzluk yaratabilir.
Kendimize Zaman Ayırınca Neden Suçluluk Duyuyoruz?
Bu durum özellikle bakım verme sorumluluğu yüksek kişilerde daha belirgin olabilir.
Aile üyeleriyle ilgilenmek, çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, yaşlı ebeveynlere destek olmak, iş arkadaşlarının sorunlarını çözmek veya sürekli başkalarının programına uyum sağlamak zamanla normal hale gelebilir.
Kendiniz için bir saat ayırdığınızda ise şu düşünceler ortaya çıkabilir:
“Bu sırada başka bir şey yapabilirdim.”
“Çocuklarla ilgilenmeliyim.”
“İşimi bitirmeliyim.”
“Ev dağınık.”
“Bu kadar boş oturmamam gerekiyor.”
Sonuç olarak dinlenme anının kendisi bile suçluluk duygusuyla dolmaya başlar.
Fakat burada basit bir çelişki bulunuyor.
Telefonumuzu şarj etmeden bütün gün çalışmasını beklemiyoruz.
Arabaya yakıt koymadan yüzlerce kilometre gitmesini istemiyoruz.
Ama kendimizden sürekli enerji üretmemizi bekliyoruz.
Üstelik dinlenmeyi çoğu zaman temel ihtiyaç olarak değil, bütün görevleri tamamladıktan sonra kazanılabilecek bir ödül gibi görüyoruz.
Sorun şu ki görevler hiçbir zaman tamamen bitmiyor.
Dinlenmek Bir Ödül Değildir
Kendimize zaman ayırırken yaptığımız en büyük zihinsel hatalardan biri dinlenmeyi “hak edilmesi gereken” bir şey haline getirmek.
“Bu işi bitirirsem dinlenebilirim.”
“Evi topladıktan sonra otururum.”
“Projeyi teslim edince kendime vakit ayıracağım.”
“Çocukların işleri bitsin, sonra biraz kendimle ilgilenirim.”
Bunların hepsi makul görünüyor.
Fakat sürekli yeni sorumluluk ortaya çıktığı için “sonra” hiç gelmeyebilir.
Dinlenme yemek yemek veya uyumak gibi temel bir ihtiyaçtır. Bedenimizin ve zihnimizin düzgün çalışabilmesi için gereklidir.
Bu nedenle kendinize ayırdığınız zamanın bir ödül değil, sistemin çalışmasını sağlayan bakım olduğunu düşünmek daha sağlıklı olabilir.
Takviminiz Hayatınız Hakkında Ne Söylüyor?
Kendinize basit bir soru sorun:
Takviminiz sizin için önemli olduğunu söylediğiniz şeylerle gerçekten uyuşuyor mu?
“Ailem benim için çok önemli” diyebilirsiniz. Peki onlarla gerçekten ne kadar kesintisiz zaman geçiriyorsunuz?
“Sağlığıma dikkat etmek istiyorum” diyebilirsiniz. Takviminizde yürüyüş, spor veya dinlenme için yer var mı?
“Kitap okumayı çok seviyorum” diyebilirsiniz. Son bir ayda kaç kez kitap okumak için özellikle zaman ayırdınız?
“Arkadaşlarımla görüşmek bana iyi geliyor” diyebilirsiniz. Bu görüşmeler yalnızca boşluk kaldığında mı gerçekleşiyor?
İnsanların önem verdiğini söylediği şeylerle gerçekten zaman ayırdığı şeyler arasında bazen şaşırtıcı derecede büyük fark bulunabilir.
Bu farkı görmek biraz rahatsız edici olabilir.
Ama aynı zamanda değişimin başladığı yer de burasıdır.
Zaman Denetimi Yapın
Kendi zamanınızı geri kazanmanın en basit yollarından biri birkaç gün boyunca zamanınızı nereye harcadığınızı gözlemlemek.
Bunun karmaşık bir tablo olması gerekmiyor.
Sabah uyandığınızdan gece yatana kadar gününüzün ana parçalarını not edin.
İş.
Yolculuk.
Telefon.
Sosyal medya.
Ev işleri.
Televizyon.
Aile.
Arkadaşlar.
Kendiniz için yaptığınız şeyler.
Bir haftanın sonunda tabloya baktığınızda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz.
Sorun her zaman büyük zaman blokları değildir. Günün çeşitli noktalarında on veya on beş dakikalık küçük dilimler kaybolabilir.
Tek tek önemsiz görünen bu parçalar bir araya geldiğinde haftada birkaç saate ulaşabilir.
İşte bu saatler yeniden sahiplenilebilecek zamandır.
Küçük Zaman Dilimlerini Küçümsemeyin
Kendimize zaman ayırmayı düşündüğümüzde genellikle büyük planlar kuruyoruz.
Bir haftalık tatil.
Tam bir boş gün.
Uzun bir spa günü.
Saatler süren bir hobi.
Oysa gerçek hayatta bunları sürekli yapmak mümkün olmayabilir.
Kendinize ait zamanın mutlaka saatler sürmesi gerekmiyor.
Sabah kahvenizi telefonsuz içtiğiniz 15 dakika.
Akşam yaptığınız yarım saatlik yürüyüş.
Öğle arasında okuduğunuz birkaç sayfa kitap.
Haftada bir saat resim yapmak.
Bir arkadaşınızla yaptığınız kesintisiz sohbet.
Bunların hepsi kendi zamanınıza yeniden sahip çıkmanın parçalarıdır.
Büyük boşlukların oluşmasını beklemek yerine küçük alanları korumaya başladığınızda günün hissi değişebilir.
Takvime Önce Kendinizi Yazın
Çoğumuz takvime önce zorunlulukları yerleştiriyoruz.
Toplantılar.
Doktor randevuları.
Çocukların etkinlikleri.
İş teslimleri.
Aile ziyaretleri.
Sonra boş kalan yere kendimizi sıkıştırmaya çalışıyoruz.
Fakat takvim sürekli doluyorsa kendimize sıra gelmiyor.
Bunun yerine bazı kişisel zamanları tıpkı bir toplantı gibi önceden planlamak daha etkili olabilir.
Salı 19.00: yürüyüş.
Cumartesi 11.00: kitap ve kahve.
Perşembe akşamı: telefon kapalı.
Pazar öğleden sonra: hiçbir plan yok.
İlk başta garip gelebilir. Çünkü insan kendi kendisiyle randevu oluşturuyormuş gibi hisseder.
Ama zamanın gerçekten size ait olmasını istiyorsanız onu korumanız gerekir.
Her Boşluğu Doldurmak Zorunda Değilsiniz
Takvimde boş bir saat gördüğümüzde ilk refleksimiz onu değerlendirmek olabiliyor.
“Buraya şunu da sıkıştırabilirim.”
“Bu arada markete giderim.”
“Şu görüşmeyi de yaparım.”
“Biraz da çalışırım.”
Böylece boşluk hızla ortadan kalkıyor.
Oysa bazen takvimdeki boşluğun amacı hiçbir şey yapmamak olabilir.
Hiçbir şey yapmamak verimsizlik değildir.
Zihnin serbestçe dolaşmasına, düşünceleri işlemesine ve enerjiyi toparlamasına izin verir.
Bazen en iyi fikirlerin yürürken, duşta veya pencereden dışarı bakarken gelmesi tesadüf değildir.
Beynin her dakikasını görevle doldurmadığımızda farklı bağlantılar kurması için alan açılır.
Telefonla Aranıza Küçük Mesafeler Koyun
Kendinize zaman ayırmaya çalışırken en büyük rakiplerden biri telefon olabilir.
Telefon kötü olduğu için değil, her boşluğu son derece kolay doldurabildiği için.
İki dakikalık boşluk mu var?
Telefon.
Otobüs bekliyor musunuz?
Telefon.
Kahve mi içiyorsunuz?
Telefon.
Yatmadan önce beş dakika mı var?
Telefon.
Bu küçük alışkanlıklar gün içerisinde kendimizle baş başa kalabileceğimiz bütün alanları ortadan kaldırabiliyor.
Telefonu tamamen hayatınızdan çıkarmanız gerekmiyor.
Ama gün içerisinde bazı kısa bölümleri telefonsuz geçirmek şaşırtıcı derecede etkili olabilir.
Örneğin yemek sırasında telefonu başka odada bırakabilirsiniz.
Sabah uyandıktan sonraki ilk 20 dakikada ekrana bakmayabilirsiniz.
Yürüyüşe çıkarken telefonu sessize alabilirsiniz.
Küçük mesafeler zihinsel alan yaratır.
“Hayır” Demek Zaman Kazandırır
Kendi zamanımızı kaybetmemizin nedenlerinden biri de her talebe evet demek.
Bir arkadaş yardım istiyor.
Bir iş arkadaşı küçük bir rica yapıyor.
Aileden biri bir program düzenliyor.
Bir toplantıya katılmanız isteniyor.
Tek tek bakıldığında hepsi küçük şeyler.
Ancak hepsine evet dediğinizde takviminizin kontrolü yavaş yavaş başkalarının eline geçebilir.
Hayır demek bencillik değildir.
Her “evet” başka bir şeye “hayır” demektir.
Bir toplantıya evet dediğinizde yürüyüşünüze hayır diyebilirsiniz.
Fazladan işe evet dediğinizde çocuğunuzla geçireceğiniz saate hayır diyebilirsiniz.
Bir sosyal programa evet dediğinizde ihtiyacınız olan dinlenmeye hayır demiş olabilirsiniz.
Bu nedenle bir teklifi kabul etmeden önce yalnızca “Bunu yapabilir miyim?” diye değil, “Bunu yapmak istiyor muyum ve bunun karşılığında neyi vermiş olacağım?” diye sormak yararlı olabilir.
Kendinize Ayırdığınız Zamanı Savunmayı Öğrenin
Takvime kişisel zaman eklemek kolaydır.
Onu gerçekten korumak daha zordur.
Çünkü başka insanların ihtiyaçları genellikle daha acil görünür.
Birisi sizden yardım istediğinde kendi yürüyüşünüzü iptal etmek kolaydır.
Bir e-posta geldiğinde kitabı kapatmak kolaydır.
İşten küçük bir talep geldiğinde boş akşamınızı vermek kolaydır.
Bu yüzden kendi zamanınıza başkasının zamanına gösterdiğiniz saygıyı göstermeniz gerekir.
Bir arkadaşınızla randevunuz varsa son anda gereksiz yere iptal etmiyorsanız, kendinizle yaptığınız planı da sürekli iptal etmeyin.
Kendi ihtiyaçlarınızı listenin en sonuna koymak fedakârlık gibi görünebilir.
Uzun vadede ise tükenmişlik yaratabilir.
Kendine Zaman Ayırmak Bencillik Değildir
Özellikle sürekli başkalarıyla ilgilenen kişilerde “Kendime zaman ayırırsam onları ihmal etmiş olurum” düşüncesi görülebilir.
Oysa dinlenmiş, sakin ve enerjisi olan bir insan çevresindekilere de daha sağlıklı biçimde destek olabilir.
Sürekli yorgun, sabırsız ve tükenmiş halde yardım etmeye çalışmak kimse için sürdürülebilir değildir.
Bu nedenle kendi ihtiyaçlarınızı önemsemek başkalarını daha az önemsediğiniz anlamına gelmez.
Tam tersine, uzun süre başkalarının yanında kalabilmek için kendinizi de sistemin içine dahil etmeniz gerekir.
Zamanınızın Sahibi Yeniden Siz Olabilirsiniz
Hayatı tamamen boşaltmak mümkün değil.
Hepimizin işi, ailesi, faturaları, sorumlulukları ve çözmesi gereken problemleri olacak.
Ama bütün günümüzün yalnızca bunlardan oluşması gerekmiyor.
Kendi zamanınızı geri kazanmak büyük bir hayat değişikliğiyle başlamayabilir.
Belki önce yalnızca takviminize bakmakla başlar.
Sonra haftada bir saat.
Ardından telefonsuz bir kahvaltı.
Bir akşam hiçbir plan yapmamak.
Uzun zamandır ertelediğiniz bir hobiye dönmek.
Ve belki yıllar sonra ilk kez kendinize şu soruyu sormak:
“Ben boş vaktimde gerçekten ne yapmak istiyorum?”
Bu soru kolay görünür.
Fakat sürekli başkalarının ihtiyaçlarıyla yaşayan biri için cevabı şaşırtıcı derecede zor olabilir.
Belki de asıl mesele daha fazla zaman bulmak değildir.
Sahip olduğunuz zamanın bir kısmını yeniden kendinize ait hale getirmektir.
Çünkü zamanınızın tamamını başkalarına, işlere ve zorunluluklara bölerseniz günün sonunda geriye kendiniz için hiçbir parça kalmayabilir.
Kendinize zaman ayırmak hayatınızdan bir şey eksiltmez.
Çoğu zaman hayatınızı tekrar sizinmiş gibi hissettiren şey tam olarak budur.